8/7/2008 ·

.
..
Kalbim, en kırılgan yanım! Biliyorum, seni elden ele dolaştırılan bir gül gibi çok hırpaladım. Kanatları kırık bir kuş eyledim narin varlığını. Teli kopuk, mızrabı kırık bir sazsın şimdi. Sessizliktir şimdi bahtına düşen. Sustun. Dilini, kitabeni çözemedim. Nakışlarındaki çizgilerin ince, derin mânâsına muttali olamadım. Sendeki nazik nağmeyi keşfedemedim. Sesine-soluğuna ve canhıraş çığlıklarına sağır kaldım. Çığlığın yeri göğü kaplamışken yanından kayıtsız, vurdumduymaz biri gibi geçip gittim. Bazen başı öne eğik, eli böğründe sahipsiz bir çocuk oldun cami avlularında. Merhamet kokan ellerini uzatırken gelip geçenlere, gözlerinde yüzyıllık bir arzunun izleri vardı. Kimi zaman da, özellikle daraldığın demlerde, daracık pencereli, loş ve rutubetli bir atmosferi olan küçücük bir hücrede hürriyeti özleyen bir mahkûmun hâletine büründün. Mahkûm ettim seni karanlık, soğuk küf kokan taş duvarlara. Ne gelenin vardı ne gidenin. Sokakta oynayan çocukların bağrışları yalnızlığını çoğaltıyordu. Limandan ayrılan gemilerin düdükleri, gelip geçen trenlerin homurtuları, dalından düşen yaprakların hüzünlü hâli, sessiz gecelere düşen ayın şavkı bir daüssılaya dönüşüp hasreti bocalıyordu içine.
Bir gülsün sen beden bahçesinde. Soğuklar vurdu nazenin yapraklarına. Rengin cazibesini yitirdi. Kan kırmızı rengin göçüp gidince ardında sükûtun teslim aldığı bülbüller kaldı. Vefasız rüzgârlar, sararmış yapraklarını gözlerden ırak kuytulara sürükleyip götürdü. Kupkuru dallar, bir de avare bülbüller kaldı orta yerde. Göğe doğru duaya durmuş dalların diliyle “Gitme kalbim!” diyemedim. Konuştuğum kelimeler, sensiz ne kadar da samimiyetsiz ve kifâyetsiz. Kokunun sinmediği, renginin değmediği kelimeler başını sokacak bir evi olmayan kimsesizler gibidir; dolanır dururlar orta yerde. Kimse sahiplenmez onları. Bekleyeni, arayanı, özleyeni yoktur onların. Kanatlanan, filizlenen, dipdiri kelimelerin membaısın sen.
Kalbim!.. Uzaklara gitmek istiyorsun. Buraya ait değilsin. Başka diyarların özlemi kuşatıyor seni. Uzaklar, başka bir diyarın iklimi çekiyor seni, hissediyorum bunu. Bir gemi ayrılınca limandan, bir tren hareket edince istasyondan kıpırdayışlarından anlıyorum bunu. Yağmurlar dindiği zaman, kuşlar yorulduğu zaman, gün solduğu zaman ayaklanışından anlıyorum gitmek isteyişini. Akıp giden bulutlara, kanat çırpan kelebeklere, uzanıp giden yollara bakışından anlıyorum gitmek isteyişini.
Kalbim!.. Çırpınan bir kuşsun sen içimde kıpır kıpır. Gün geldi kanatlarını kırdım. Şimdi o hafif tüylerin yağıyor içime. Kanayan bir kuşsun şimdi tenhalıkta. Göğsümün kafesinde boğdum seni. Marzîyâtının ne olduğunu bilemedim. Bilemedim duadan kanatların olduğunu. Seni diri tutanın, Allah’ın zikri olduğu bilemedim. Meğer seni yatıştıran bu İlâhî zikirmiş. Azığını bilemedim.
Kalbim!.. Bu asırda öksüz kalışını anlıyorum senin.
Sahte şarkılar derdine derman olmuyor.
Sonsuzlukta yankılanacak nağmelerin meftunusun sen.
Bu fânî dünyanın aşkı dindiremez sonsuz hasretini.
Çünkü Rahmân’ın arşısın sen.
Recep Özdemir
Yorum (3) Yorum yaz!
5/7/2008 · Kategori: duzyazi

Islaktı hayallerim, zamanın akıp giden yollarından geçerken, ahlarımı ve vahlarımı ıslak zemin merkezine bırakıp ta geçiyorum.
Hüzünlü sesim yankılanıyor yolun bir ucundan diğer bir ucuna kadar. Sesimde sessizliğimde alıp götürüyor nem varsa.
Gözlerimi sabitledim uçsuz bucaksız bir hülyaya.
Dimağımda bin bir düşünce yükü, ben taşımakla yükümlü sersefil bir hamal.
Zeminde yansıyan bir ayna misali adımlarımı arşınlıyorum.
Eyyub’un sabrını siper edip yürüyorum çilekeş diyarına.
Yeryüzümde ebrehe istilası, yanarken yüreğim bir anda gökyüzümde ebabil kuşatması.
Gönlümün kabesini yıkmadı yıktırmadı...
O sevilmeye layık o en can sevgili.
Yalnızlığın sesi gelir o dar ve ıslak sokaklardan.
Meryem’in suskunluğu bürür biçare kalan gönül dilimi.
Anlatamam, anlatmam öyle muhal.
Açarım en emine derdimi.
Kimseler anlamazken en hassas yanlarımla anlar ve hisseder beni. Sessizliğin gür sesi yankılanır boşlukta “bana dua edenin duasına icabet ederim” kaplar bütün benliğimi.
Cevap gelir tüm cevapsız kalmış sorularıma.
Yutkunurum boğazıma koca düğümler atılır.
İçime dönerim ve o zaman anlarım yar kim, sevgili kim, seven kim, sevmeye layık olan kim.
Sevgiliden arzı endamda bulunurum, derin bir ruh yorgunluğuyla.
Sonra enginlerde yol alır feraha erişirim “duanız olmasaydı ne ehemmiyetiniz vardı”...
Seven sevdiğinin arzını istiyormuş, sevende sevilenden gayrı kimden rahat isteyebilirdi ki!
Yolun sonunda hep yârin bekler, ötekiler çekerde gider.
Aşkta saklanmış sırrın, bilenlerle var olmuş.
Aşkı bilemeyen ise kendini yokta var sanmış.
Hep seraplarda takılı kalmış.
Oysa aldatan aldanmıştır, çok söze lüzum yoktur.
Islanmış hayallerimi alıp ta varıyorum dergâhı makamına.
Vefanın zirvesinde hep seni görür oldum, ben uslanmaz gönülle kendimi sende buldum...
Bu sevda yolların da mıhlanmış bir aşığım.
Aşığın derdi malum derdim sensiz yarabbi, seni bulmak yarabbi.
Seni bulan aşığa her şey ayan yarabbi.
Ben kendimi ben bildim içimde sırra erdim.
Seni bilmez iken derbeder sarhoş idim. bu ıslak sevdaların yolunda bir hancıyım, aşk oduyla yananların yüreğinde sancıyım...
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
4/7/2008 ·

Yorum (yok) Yorum yaz!
28/3/2008 · Kategori: siir
MONAROZA
Monaroza, siyah güller ak güller
Geyve nin gülleri ve beyaz yatak
Kanadi kirik kus merhamet ister
Ah,senin yüzünden kana batacak
Monaroza, siyah güller ak güller
Ulur aya karsi kirli cakallar
Ürkek ürkek bakar tavsanlar daga
Monaroza bugün bende bir hal var
Yagmur igri igri düser topraga
Ulur aya karsi kirli cakallar
Acma pencereni perdeleri cek
Monaroza seni görmemeliyim
Bir bakisin ölmem icin yetecek
Anla Monaroza ben bir deliyim
Acma pencereni perdeleri cek
Zeytin agaclari sögüt gölgesi
Bende cikar günes aydinligina
Bir nisan yüzügü bir kapi sesi
Seni hatirlatir her zaman bana
Zeytin agaclari sögüt gölgesi
Zambaklar en issiz yerlerde acar
Ve vardir her vahsi cicekte gurur
Bir mumun ardinda bekleyen rüzgar
Isiksiz ruhumu sallarda durur
Zambaklar en issiz yerlerde acar
Ellerin ,ellerin ve parmaklarin
Bir nar ciçegini eziyor gibi
Ellerinden belli olur bir kadin
Denizin dibinde geziyor gibi
Ellerin,ellerin ve parmaklarin
Zaman nede çabuk geçiyor Mona
Saat onikidir söndü lambalar
Uyu da turnalar girsin rüyana
Bakma tuhaf tuhaf göge bu kadar
Zaman nede çabuk geçiyor Mona
Aksamlari gelir incir kuslari
Konarlar bahçemin incirlerine
Kiminin rengi ak kiminin sari
Ah beni vursalar bir kus yerine
Aksamlari gelir incir kuslari
Ki, ben Monaroza bulurum seni
incir kuslarinin bakislarinda
Hayatla doldurur bu bos yelkeni
O mahsun bakislarin su kenarinda
Ki , ben Monaroza bulurum seni
Kirgin kirgin bakma yüzüme Roza
Henüz dinlemedin benden türküler
Benim askim uymaz öyle her saza
En güzel sarkiyi bir kursun söyler
Kirgin kirgin bakma yüzüme roza
Artik inan bana muhacir kizi
Dinle ve kabul et itirafimi
Bir soguk bir mavi bir garip sizi
Alev alev sardi her tarafimi
Artik inan bana muhacir kizi
Yagmurdan sonra büyürmüs basak
Meyvalar sabirla olgunlasirmis
Bir gün gözlerimin ta içine bak
Anlarsin ölüler niçin yasarmis
Yagmurdan sonra büyürmüs basak
Altin bilezikler o kokulu ten
Cevap versin bu kus tüyüne
Bir tüy ki can verir gülümsesen
Bir tüy ki kapali geceye güne
Altin bilezikler o kokulu ten
Monaroza, siyah güller ak güller
Geyve nin gülleri ve beyaz yatak
Kanadi kirik kus merhamet ister
Ah,senin yüzünden kana batacak
Monaroza, siyah güller ak güller
sezai karakoc
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
18/2/2008 · Kategori: siir
| Hasret var ya?
Hasret ah o hasret Hasret: Ah o hasret Hasret: Ah o hasret Hasret: Ah o hasret |
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
« Önceki ::
